Tuesday, May 19, 2015

19 Mayıs

Ortaokul’da Çocuk Bayramına mı Gençlik bayramına mı katılmamız gerektiğine dair kafa karışıklığı yaşasak ta her ikisini kutlamak için geçerli sebeplerimiz vardı. Kıyafetlerimiz bile ‘garson boy’ denen iki arada bir derede kalmış kalıptaydı.


Ailemiz için hala küçük bir çocukken öğretmenlerimiz ‘artık ilkokul çocuğu değilsiniz, büyüdünüz’ derlerdi.  Ama genç olduğumuzu ancak liseye geçince anladık. Ergen sivilceler, patates burunlar, erkeklerde kravat, kızlarda etekler;  ama genciz biz deli doluyuz, kurallara uyarmış gibi yaparız ama burnumuzun da dikine gideriz halleri takınırız. O gömleğin bir ucu mutlaka dışarı sarkıtılarak havalı göründüğü sanılmakta, okul hırkası yerine aynı renkte ama başka bir yerden alınmış bir hırka giyilmekte, kravat okul giriş ve çıkışlarında pantolon cebine gire çıka hırpalanmıştır. Okul kırma planları yapılmakta ve ders kaynatmak için ne gerekiyorsa yapılmakta ve her zaman kendi sınıfının Hababam Sınıfı olduğuna kendini inandırmakla geçmiş günlerdir o günler.  

Artık yeterince büyüdüğü ve bunların çocuk işi olduğunu düşünerek stadyum gösterilerinde yer alacaklarını öğrendiklerinde gereksiz bir tepki gösterip katılmak istenmese de, bazı derslere çalışmalara nedeni ile katılamayacaklarını kavradıklarında anda hevesle gösterilerde yer alma coşkusu baş gösterirdi.

Yine yeterince büyüdüğünü düşünerek törenlerden de kaytarma eğilimlerinin olduğu günlerdir. Bu törenlere katılmayan arkadaşlar,  seneler sonra bir araya geldiklerinde sohbet ederken diğer arkadaşları törende yaptıkları gösterileri, caddelerde katıldıkları kutlamalarda başlarından geçenleri anlatırken kendisi o gün ne yaptığını hatırlamamaktadır çünkü yeterince hikaye biriktirememiştir.

Zaten bize zorla yap denilmedikçe, sonunda bize not verilmedikçe, beden ve spor derslerini sadece kolay geçilesi dersler kıvamında görüp 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın ‘Gençlik’ kısmı ile övünürken ‘Spor’ kısmına ilgisiz kalışlarımız bundandır. Birer yetişkin olduğumuzda ‘en son koştuğum gün son beden dersindeydi, liseden beri voleybol oynamadım’ demelerimiz ondandır. 

Atatürk’ün gençlere bugünü armağan etme sebebini unutmamak gerekiyor. Bağımsızlığımızı sürdürebilmek için ülkemizi gençlere emanet etti; onların enerjisine, gücüne, cesaretine, aklına inandı. 

O yüzden sadece ‘Gençlik ve Spor’ olarak düşünmeden, bugünlere nasıl gelindiği hatırlanarak hepimizin sahiplenerek kutlanması gereken önemli bayramlardan biridir.

Gençlik günlerinizi hatırlamanız, ve yetiştireceğiniz genç nesillere daha iyi bir gelecek aktarmanız dileği ile bayramınız kutlu olsun. 

Friday, April 24, 2015

Reklamlar vs Gerçekler


Reklamlar: Modern evler, süslü ev hanımları
 
 Bütün ev kadınları evlerinde pembe veya beyaz ipek gömlekleri ve ütülü pantolon veya diz boyu etekleri ile dolanırlar, hatta iş yaparlar. Ayaklarında babet veya erkek topuk ayakkabı vardır. Saçlar genel düz veya hafif dalgalı olur, eğer toplanmışsa yandan omuza dökülür. Toplu değilse zaten hemen dışarıya çıkacakmış gibi yapılı olur. İnci veya pırlanta küpe ve kolye mutlaka vardır. Hafif bir makyaj olmadan da evde dolaşmazlar.
Evler hep derli topludur ama bulaşık deterjanı reklamıysa mutlaka çıkması zor görünen bir borcam veya dibi tutmuş tencere vardır. Komşusuna deterjanın ne kadar hamarat olduğunu göstermek için hemen elde yıkar. Pırıl pırıl olur. Çamaşır deterjanı ise kirli sepetinde mutlaka çocuğunun kanlı, ketçaplı veya toprak lekeli beyaz bir t-shirt’ü vardır. Hemen birlikte yıkarlar, kuruturlar, kontrol ederler. Sonuç hep mükemmeldir. Hiç oturmazlar zaten. Hep ayakta sohbet ederler. Çay-kahve içtikleri de pek nadirdir. Yumuşatıcı reklamıysa hemen tezgahın altından bir yumuşatıcı çıkar. Her şey tüy kadar hafif ve mis kokuludur.
Evler hep ferah ferah, camlar açık olur, perdeler uçuşur. Zaten apartman dairesinde oturan yoktur. Hepsi bahçeli evlerde, yeşilliğe bakan evlerde otururlar. Çocuklar okuldan koşarak ve kocaman bir gülüşle ama çamurlu ayakkabılarıyla eve dalar. Anne sinirlenmiş gibi yapar ama hemen bir yer temizleyici deterjan veya vileda ile duruma hakim olur. Peşinden de çocukları bir bardak süt ve kurabiye ile ödüllendirir. Herkes mutludur.
 Ah hele o banyolar… bal dök yala. Pencerenin önüne konumlandırılmış şık bir küvet olur. Ortalıkta ne temizlik kovası, ne kirli sepeti vardır. Kocaman lavabolar vardır ama üzerinde sadece güzel bir bitki bulunur, birde şık bir lavabo seti. Ne saç kurutma makinesinin sallanan kablosu vardır, ne de herhangi başka bir ürün. Zaten temizlik malzemeleri için illaki bir kilerleri filan bulunur.
Evler son model ve sessiz çalışan elektrik süpürgesiyle yüzde bir gülümseme, sevgi ile süpürülür. O sırada kapı çalarsa süpürge kapatılıp ucu yere bırakılmaz. Tavana konur, çünkü öyle bir emiş gücü vardır o süpürgelerin.
İşi çabuk biter zaten, ne koltuğun üzerinde ekstra bir şey vardır ne de yerlerde toz. Kendini banyoya atar. Kuaförünün önerdiği saç tasarımcısının özel yapım şampuanı ile saçlarını yıkar. Herkesi kendinden geçiren duş jeli ile aheste aheste duşunu almaya devam eder. Ah birde kremlenme süreci vardır.  Mutlaka esintilerden uçuşan tül perde eşliğinde vücuduna hayranlıkla sürülür.

Günün devamında ister gezer, ister spora gider. Akşama eşi de gelince birlikte masa hazırlarlar. Çocuklardan biri mutlaka yardım eder. Dersi de bitmiştir, uslu çocukları vardır. Sonra cam demlikli özel çaydanlıkta en özel çaylarını demlerler ve koca ekran LED Tv’lerinin önünde ailece yabancı film seyrederler. Tüm aile İngilizce biliyordur zaten. Çocuklardan bir tanesi de kesin bir Fransız veya İtalyan lisesine gidiyordur. Doğa kolejinde okumayan çocukları olmaz. Ana okul mu dersin, ilkokul mu dersin, mutlaka bir sene gitmiştir. Her çocuğun kendine özel bir odası vardır. Kızların çilek odası, erkeklerin ise ya arabalı ya da gemi konseptlidir. Ebeveyn yatak odasında ise son derecen konforlu, ortapedik veya ısı ayarlı kocaman bir yatak bulunur. Salon kadar yatak odası vardır, ve cam önünde berjer bulunur. Duvardan duvara dolabın iç sistemi muhteşemdir ve inanılmaz düzenlidir. Evleri kocaman ve bahçeli olduğundan yine son teknoloji alarm sistemiyle evleri korunmaktadır. Mışıl mışıl uyurlar.

 Gerçekler: Koştur koştur ev işi yapan yorgun kadınlar
Sabah aceleyle çocukları okula yollayan ev hanımlarının saçı başı dağınıktır. Servisleri de yoktur bu çocukların, ya yürüyeceklerdir, ya da otobüse, minibüse bineceklerdir. Çocukları sepetledikten sonra altına yer yer çamaşır suyu dökülmüş gri eşofmanını çeker ve hemen mutfakta kahvaltı masasını toplamaya girişir. O sırada komşusu gelir. Hemen bir bardak çayla sigara içilir. Üç beş sohbet edilir. Gün boyu ne yapacaklarını konuşurlar ama bu yapılacaklar pilates dersine gitmek, alışveriş merkezinde dolaşmak değildir.
Camları silse mi, idare eder mi biraz daha, yağmurda yağacaksa öbür haftanın temizlik gününe sokulur. O sırada bulaşık makinesinin işi bittiyse bir yandan da dolaplara yerleştirilir. Bardağın dibinde kalmış tortulardan, bulanık leke bırakmasından şikayet edilir.  Aralarında tartışırlar bulaşık deterjanından mı yoksa makinenin ömrünün bittiğinden mi kaynaklanıyor diye. Servisi çağırmaya gerek yoktur, akşam eşi gelince boruları filan bir kontrol eder ne de olsa. Sırada daha yemek yapmak vardır. Kim neyi sever, kim neyi sevmez, pazarda hangi sebzelerin fiyatı artmış, dünden kalan pirinç pilavı yeter miymiş, yanına ne yapılsaymış. Pazara bu hafta gidilemediyse mecbur bakliyata dönüş yapılır. Şimdi markette mücevher gibi parlak ve düzgün görünen sebzeler ateş pahasıdır çünkü.
Komşu gelmişken bir baş soğan ister, alışverişe çıkana kadar bari bir tencere yemeği hazır olsun diye. Komşu gittikten sonra bizim gri eşofmanlı ev hanımı temizliğe nerden başlayacağına karar verir. Televizyonda açık kalır ki evde bir ses olsun. Kocasının akşam okuduğu gazeteyi gazeteliğe kaldırır. Çocukların oyuncakları etrafa dağılmıştır. Odalarına götürür. Gitmişken yatakları toplar. Kirli çamaşırları toplayıp makineye atar ki bir an önce asıp kurutabilsin. Bir önceki çamaşırlar daha ütüde beklemektedir. Akşam yemekten sonra dizi seyrederken onları da aradan çıkartmayı düşünür. Tabi çocukların ödevleri bitip de yatağa girerlerse.
O odadan bu odaya, salondan banyoya derken çoktan öğlen olmuştur. İşi bitince banyoya girer. Duş almadan önce küveti ve fayansları da bir elden geçirir. Duştan sonra yatak odasına gittiğinde camları ve perdeleri kapatır ki dışardan gören olmasın. Vücut kremini sürmeyi ihmal etmez ama akşama kadar vakti varmış gibi aheste aheste de yapamaz. Dolaptan eline gelen rahat bir şeyleri üzerine geçirir. Dolaptan yarım kalmış zeytinyağlı pırasayı çıkartır. Çocuklar nasıl olsa mırın kırın yapar yemezler. Bir şeyler atıştırdıktan sonra doğru alışverişe çıkarlar.
Marketten alacakları bellidir. Sebze ve meyve için semt pazarını beklerler. Yoksa o cilalı görünen elmalardan, yemyeşil kıvırcıklardan almak istemezler mi? Ama bütçeye fazla gelir. Detarjanlardan belli ölçüde kullandıkları markalar vardır tabi ama önce gözler promosyonlu ürünleri tarar. Yoksa sıvısı daha iyiymiş, tozu bilemem neymiş bakmazlar. Sık kullanılan ürünlerde fiyat açısından uygunluğu nedeniyle bazen market markalarını tercih ederler. Zaten bunlarda markaların kendilerine yaptırılmış ürünlerdir sadece ambalajının albenisi yoktur.
Çoluk çocuk, kadın erkek herkesin bayıldığı, yerken hmmm diye seslerin çıkartıldığı, ekmeğe sürülmesi icap eden ama dayanamayıp kaşıklanan o meşhur fındıklı kakaolu krema yerine, yerli bir ürün seçilir. Çocuklar bir günde kaşıkladıkları için yetiştirmek mümkün değildir.
Bir an önce alışveriş bitirilip eve dönülür. Evden çıkmadan önce çamaşır makinesine attığı çamaşırları bir an önce çıkartmalıdır ki iyice kırışmasın. Kışın zorla kuruyan çamaşırların birde günlerce askıda kalması gerekecektir.
Yemeği de ayarladıktan sonra nihayet oturur. Televizyon’da kadın programları, evlilik programları, bitmeyen yemek tarifleri vardır. Her gün aynı şeylere bak bak sıkılır. Zaplarken koltukta hafif bir şekerleme yapar. Ama artık çocukların okuldan dönme vakti gelmiştir.

Yaka bir tarafta, ayakkabı bir tarafta içeri girer çocuklar. Anne elli kere el-yüz yıkamalarını ve soyunup dökünmelerini hatırlatır. Çocuklar çok acıkmıştır. Annelerinin beslenmelerine koyduklarını bitirmemişlerdir oysa ki. Çünkü arkadaşları kantinden hamburger yerken, bunlar evde yapılmış sandöviçleri zorla yerler. Anne, akşam yemeğine de az zaman kaldığından atıştırmalık bir şeyler verir. Çocuklar hemen televizyon karşısına geçerler. Biri eline ipad alır. Diğeri ile kavga ederler. ‘Sen sabah oynadın, sıra bende, saçımı çekme, anneeeee, şuna bir şey de yaaaa’ sesleri eksik olmaz.
Anne artık ödevler konusunda ‘hadi derse’ demeye çoktan başlamıştır ama çocuklar duymazdan gelir. Ikına sıkıla oturmuşlarken evin babası da artık gelmiştir. Anne, yemekleri ısıtır, sofrayı kurar, ‘hadi kızım ye, hadi oğlum çorbanı bitir’ derken baba çoktan yemiş ve kalkmıştır. Yerlere ekmek kırıntıları dökülmüştür, sofra savaş alanına dönmüştür. Çocuklar zorla yemeklerini bitirip yine aynı zorlukla ders çalışmaya gitmişlerdir. Bu çocuklarında odası ayrıdır ama küçüğün oda takımı, büyüğün eskisidir.
Anne, çayı da demledikten sonra ödevleri kontrol eder. Ödevler tamamsa, banyo zamanı gelmiştir. Zorla girilen banyodan ise bir türlü çıkılmak istenmez. Yatak saati geldiğinde ufaklık uyumamak için direnir. Anne’nin yanında yatmasını ister. Her ne kadar öyle uykuya dalsa da gece mutlaka anne ve babasının yanlarına kaçacaktır zaten.
Anne, bir bardak çay alıp salona geçtiğinde televizyonda maç özetleri açıktır. Özet yetmezmiş gibi bir de yorumlar vardır. Zaten neresinde kaldığını hatırlamadığı dizisini belli ki açmayacaktır eşi. 22 adamın top peşinde koşmasını saçma bulmayan bu pipililer, dizileri saçma bulurlar ama en saçma tiplemelerin olduğu gereksiz dizileri de seyrederken gevrek gevrek gülerler. Anne boş boş bakar televizyona. Zaten pili bitmiş, uykusu da gelmiştir artık. Son bir ortalığı toparlama girişimde bulunur ki yatak odasına geldiğinde eşi çoktan yatağa girip uyumaya başlamıştır. Birbirine benzeyen günlerden biri daha bitmiştir.
 

Thursday, April 23, 2015

23 NİSAN - Neşe dolan çocuklar ve içini hüzün kaplayan dünkü çocuklar

Küçüktük.

Telaşsızdık.

Stres nedir bilmezdik.

Tasasız konuşmalarımız, saçma gülüşlerimiz, oyun saatlerimiz vardı. Tek derdimiz ders çalışmak, ödev yapmaktı; onu da bazen zorla yapardık.

Kimimizin siyah önlükle, kimimizin mavi önlükle okula gittiği günlerdi. Peynir, zeytin kokulu beslenme çantalarımız vardı bizim.

Nisan’a doğru bir telaş alırdı öğretmenlerimizi. Ellerimize şiirler, yazılar verirlerdi.
Sınıf camlarını bayraklarla süslediğimiz günlerdi.

Mutlaka 23 Nisan’la ilgili bir kompozisyon yazmışlığımız, resim yaptığımız olmuştur. Kimimizinki okul panosunda asılmıştır, kimimizinki ailemizi gülümsetmiştir, kimimizin ki ilçe okulları arasında derece yapmıştır.

Okulda yapılan tören ve şenliklerde ilk sahne heyecanının tatmışızdır. Kırmızı - beyaz bayramlık cicilerimizle okul bahçesinde cıvıldamışızdır.

Okulumuza en yakın Atatürk köşesine yürüyüp çelenk bırakmışlığımız vardır. Kortej eşliğinde yürür, İstiklal Marşımızı okur, Ata’mıza saygı duruşu sırasında ki sessizlikte ona karşı duyduğumuz saygı ve içimizdeki sevgi bizi karışık duygulara bırakmıştır.

Stadyumdaki gösteride yer alacak okullar, sınıflar arasına girip aylarca hareketleri çalıştıktan sonra, koskoca stadyumda kendimizi ufacık hissetmiş ama yüreğimizi kaplayan kocaman heyecanla dansımızı yapmışızdır. Tribünde annemizi, babamızı, kardeşlerimizi görmeye çalışmışızdır ve o gün mutlaka yağmurla ıslanmışızdır. Bahar hep 23 Nisan’dan sonra gelmiştir bizlere.

Evlerde Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalı’nın çizgi filmini veya o tatlı sırıtışı ile yerli film versiyonunda ki Keloğlan’a gülmüş, ıslıkla ‘baltalar elimizde, uzun ip belimizde’ çalmış, Pamuk Prenses’in tahta kaşıkla kekin üzerine koyduğu çikolata sosunun tadına bakmak istemişizdir ama kötü Kraliçe’nin vahşi gülüşünden ürkmüşüzdür.

Televizyonda dünyanın birçok ülkesinden gelen çocukların danslarını keyifle izlemişizdir, Fin’li çocukların el ve ayak hareketlerini yapmaya, Kafkas çocuklar gibi havalanıp dizlerimizin üzerine düşmeye çalışmış, Hollandalı çocukların kocaman terlikleri ile bizim çocukların çarıklarına gözlerimiz takılmış, saatlerce onları izlemişizdir.

Bizler o günleri geride bıraktık. Ama çocuğumuz, yeğenimiz, belki kardeşimiz için bu bayramlarını en güzel haliyle hatırlamalarına destek verebiliriz. 23 Nisan’da küçüklere birlikte vakit geçirmenizi diler 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutlarım.

Tuesday, November 11, 2014

Merhaba Ben Nilgün,

16 Kasım'da 36. Vodafone İstanbul Maratonunda AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) için Watsons olarak adımlarımı atıyor olacağım. Sen de bağış yaparak benimle birlikte hala okuma/yazma bilmeyen kadınlarımıza destek olabilirsin.




Sadece 3747'ye aşağıdaki gibi bir mesaj atıp 7 TL ile bağışta bulunabilirsin. Daha fazlası için banka hesap numaralarından kimin adına bağış yaptığını belirterek istediğin miktarda bağış yapabilirsin.
Açıklama “WT/Koşucunun adının baş harfi ve soyadı /Bağışcının ...adı soyadı” şeklinde olmalıdır.

Ör: WT/NSurucu/Ozgul Dogan
Hadi katıl bana!
 
Ayrıca bağış toplamak için neler yapılması gerektiği ve merak ettiğin diğer konular için ekteki sunuma ya da aşağıdaki linklere göz atmanı öneririm.
·         Bağış yöntemleri bilgileri ve videosu: http://acevlekosuyorum.blogspot.com.tr/p/bags-yontemleri.html
·         Örnek Bağış Mektupları: http://acevlekosuyorum.blogspot.com.tr/p/blog-page_19.html#mektup
·         E-Kart Tasarımları (eğer herkese tek tek mail göndermek istemezseniz, sizin seçtiğiniz tasarım üzerinden biz de sizin adınıza mail gönderimi gerçekleştirebiliriz): http://acevlekosuyorum.blogspot.com.tr/p/blog-page_19.html#e-kart
·         Sosyal Medya Paylaşımları: http://acevlekosuyorum.blogspot.com.tr/p/blog-page_10.html
·         AÇEV facebook sayfası: https://www.facebook.com/annecocukegitimvakfi?fref=ts
·         AÇEV Maraton etkinlik sayfası: https://www.facebook.com/events/291416661049722/?fref=ts
 
 
 

Sunday, July 15, 2012

Şaşkın Bir Gün - Gerçek Bir Olay

Kafamı kaldırıp baktığımda kuzenimin 5 yaşındaki kızı Elif, market servislerinden birinin içinde tek başınaydı ve araç hareket etmeye başlamıştı. Oysa ki benimle gelmek istediğini söylemişti, nasıl oldu da kaşla göz arasında o araca binmişti?  Tam endişe etmeye başlamıştım ki araç durdu. Koşarak yetişmeye çalıştım. Ama kısa süre sonra araç tekrar hareket etti. Tek başına bir araçla uzaklaşmasının nelerle sonuçlandığını düşünüp yüreğim sıkışırken onu gördüm. Hareket eden araçtan inmiş, bana doğru bakıyordu.

Onu alıp o akşam hep beraber olmamız gereken eve doğru gittim. Aldığım t-shirtleri bir düzene sokmak için koltuğa atmıştım ki, Elif sürekli onların üzerinde dolanıp katladıklarımı bozuyordu. O sırada kapı çaldı. Gelen ablam, eniştem, yeğenim Bora, annem ve babamdı. Babam ‘herşey yolunda’ deyip onlarla birlikte balkona geçti. Bende Bora ile oynamaya başladım. Elimizde kocaman üçgen şeklinde kalıp gibi birşeyler vardı. Bunları ileri doğru atıp birbirine çarptırmaya çalışıyorduk. Sonuncu atışıda yaptıktan sonra Bora onları toparlamaya başladı. Ben oje sürmeye başladım. 2012 yaz koleksiyonu turkuaz yeşili sürüyordum. Yine o sırada kapı çaldı ve diğer kuzenim Arzu, eşi Kemal ve kızları Aslı geldi.

Bora o sırada ortalıktaki şeyleri toparlamıştı. Yine oynalayım diyordu. Bende ojelerim kuruduktan sonra dedim. Sonra bir baktım ki o sadece oynadığımız şeyleri toplamakla kalmamış, birde benim kenara koyduğum oje şişesini almış. Parmaklarını bana uzattığında içimden “eyvahhh” diye bir çığlık yükseldi. Tüm parmaklarına turkuaz yeşili ojeden sürmüştü. Ona kızmadan sadece bunları sürmemesi gerektiğini söyledim, kimse görmeden hemen çıkarttık.
Bu arada evinde bulunduğumuz kişi Arzu ablanın görümcesi Mukaddes ablaydı. Bu ana kadar nerede olduğumu unutmuş gibiydim. Aslında bu eve hiç yabancı değilmiş gibi rahattım ama bu oraya ilk gidişimdi.

Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Bir anda kendimi dışarı attım. Çok sıkılmıştım. Kawasaki 250 motorumla biraz tur atmak istedim. Hava kararmaya başlamıştı. Buraya geldiğimiz yolda yol çalışması vardı. Orayı kendime nişan aldım. Biraz turlayıp geri gelecektim nasılsa. Ayrıca motor binmeyi ne zaman öğrenmiştim onu bile hatırlamıyordum. Bunu vites geçişleri yaparken farkettim. O kadar düzgün iniş ve çıkış yapıyordum ki kendime hayret ettim. Yanlız bu motorun vitesi oturduğum yerin ortasındaydı, tıpkı araba gibi ama oturduğum yerin önündeydi.  Nedense kafam karışıktı. Herşey farklı görünmeye başlamıştı.

Hediyelik eşya satan küçük küçük dükkanların önünden geçtim. Daracık sokaklara kurulmuş, tenteli yerler vardı. Nasıl oldu da burayı daha önce keşfetmemiştim. Yerler arnavut kaldırımıydı ve ara sıra basamaklar vardı. Şaşırtıcı bir şekilde motorumla bu merdivenleri inip çıkabiliyordum. Bir ara fazla zorladım motoru ve kusmuk gibi pis birşey akıttı fren kolunun oradan. Hiç birşey olmamış gibi yoluma devam ettim.

Biraz etrafa bakındıktan sonra artık geri dönmeye hazırdım. Yine o küçük dükkanların oralardan geçtim. Ama esas dönmem gereken yolu bulamıyordum. Sanki heryerde lanet olası yol çalışması vardı ve beni bir o yola bir diğerine yönlendiriyordu. Tam sokağı hatırladığımı düşündüğüm sırada sadece ona benzer bir yerde olduğumu farkedip yine geri dönüşler yapmaya başladım. Artık karmakarışık 8’ler çizip durmaya başlamıştım.

Sonra dar bir sokağa girdim yine. Küçük bir levhada “Survivor” yazıyordu. Kazananlara verilmiş tabela olduğunu anladım. Kahkaha seslerinin geldiği yere bakınca Survivor'cıları gördüm. İlk gödüğüm Hasan oldu. Hasan’ın sakalları duruyordu. Kafasının tepesi hariç keldi. Tepesini ise 2 santimlik çim bahçe gibi traş etmişti. Saçma görünüyordu. Arkamda birininin sesini duydum. Solmuş kırmızı t-shirt’ü, V yakasından kıvırcık göğüs kılları fışkırmış, saçı başı Temel Reis’teki kabasakala benzeyen Hayyim’di. Bana ‘selam, burada ne arıyorsun diye sordu’, bende ona yolumu şaşırdığımı söyledim. Kavgasız bir survivor seyretmenin güzel olduğunuda söyledim nedense...Bana gülümsedi. Onlarda çekim yapıyorlarmış ama ne olduğunu söylemedi. BKM oyuncularından birkaçı da onların arasındaydı. Motorumu öttürüp oradan uzaklaştım. Ancak hala yolu bulamamam beni sinirlendirmeye başlamıştı.

Bu sefer meydan gibi bir yere çıktım. Koca bir parka bağlanan bir meydandı burası. Sağ tarafında oturan gençler ve aileler vardı. Üzerlerini bir duman kaplamıştı. Bunun mangal dumanı mı yoksa, hafiften serinlemeye başlayan havanın verdiği bir sis etkisi mi anlamadım. Sol tarafıma baktığımda aşağıya doğru bir bayır farkettim. Dibinde 2 tane batık şilep duruyordu.  Biri yan yatmış, diğeri burun üstü duruyordu. Böyle bir yeri daha önce nasıl görmediğime ve duymadığıma yine şaştım. Bu gece şaşkınlık gecemdi!

Cebimden telefonumu çıkarttım. Iphonu’m kendinden geçtiği için eski Nokia’ma geri dönmüştüm. GPRS özelliğininin çalışıp çalışmadığını bilmediğimden biraz tedirgindim. Neyse ki bana Göktürk’te olduğumu gösterecek kadar çalıştı. Ama bu bana birşey ifade etmedi tabi çünkü burada oluşumun ilk olduğu gibi o eve gidişimde ilkti ve adresi bilmiyordum. Tabi ilk etapta o adrese nasıl ve kiminle gittiğimi de bilmiyorum, bu da ayrı garip bir durumdu.

En iyisinin Arzu ablayı aramak olduğuna karar verdiğimde telefonum çaldı. Arayan ta kendisiydi. ‘Nerelerdesin? Çıkalı ne kadar zaman geçti hala geri dönmedin, herkes merak etti’ dedi. Hakikatten o kadar çok mu olmuştu çıkalı? Demek ki yolu bulmaya çalışırken farkında olmadan çok vakit geçirmişim. Arzu abla devam etti, ‘senden sonra Yusuf (kardeşim)da çıktı, o da dönmedi. Kemal abinde sizi bulmak için çıktı’. Hay Allah! Hatırlamadığım bir şey daha, kardeşim ne zaman oraya gelmişti ki, acaba ben çıktıktan sonra mı? Çünkü onu evde gördüğümü hiç hatırlamıyorum.

Bulunduğum yeri tarif etmeye çalıştım. Kemal abi sahile gitmiş, oralarda olabileceğimizi düşünmüş. Buranın bir de sahili mi var? Bilseydim oraya da giderdim. Ben ‘sahil ne tarafta bilmiyorum, Kemal abiye burayı tarif etsene’ dedikten sonra deriden annemin sesini duymaya başladım. ‘Hadi yemek hazır, haydiiii gelin artık’. Şaka mı bu, ben daha evi bulamıyorum, annem beni de yemeğe çağırıyor! Ve annem durmadan devam ediyor: ‘Haydi Nilgün kalk, patates kızarttım soğumasın’ Of ya of ya, yine salonun 3’lü koltuğunda kitap okurken dalıp gittiğim uykulardan birindeymişim ve  kızartmanın kokusunu bile alamayacak kadar derinlerdeymişim...

Gözümü yarım açtım ve dedim ki, ‘ama ben kayıbım, önce beni bulsaydınız!’

Dalış saati yaklaşık: 17:30
Uyanış saati :18:30
Bu kadar insanlı ve bu kadar detaylı gördüğüm rüyalarımdan en senaryosu ‘düzgün’ gidenlerden birini bir hikaye gibi paylaşmak istedim :)

Tuesday, December 13, 2011

Biri


Biri biriyle birinden habersiz birbirleriyle plan yaparlar...
Birinin biriyle arası bozulunca, biri diğer birine yoklama çeker...
Biri birinin yoklamasını ilk etapta çakmaz...
Biri biriyle arasını düzeltince, diğer birine konuyu bir daha açmaz...
Biri bir şekilde durumu çakar...
Birine der ki hadi bir plan yapalım...
Biriyle arasını düzelten birinden hiç ses çıkmaz, yorum yapmaz...
Biri birinin bu davranışını çözmüştür artık...
Biri biriyle o kadar meşgul ki, birine yanımda olan biri kim dese bile,
Birinin mutsuzluğu tavan yapmıştır...
Biri birine nasıl bir üzüntü verdiğini bile bile bildiğini okur...
Biri birilerini birilerine havale etmiştir...



-Öbürü, beriki değil sadece Biri-




Monday, December 12, 2011

Benim Hikayemdeki Issız Adam

Issız Adam filminin furyası geçeli ne kadar zaman oldu bilmiyorum bile. Ne zaman"seyretsem mi acaba" desem bir şekilde vazgeçtim. Ya "geç oldu saat, onun bitmesi filan ohoooh" ya, "şimdi romantik romantik takılmasam daha iyi olur" modları derken elim gitti gitti geldi play tuşuna.


Dün gece anladım neden o play tuşuna basamadığımı. İzlemem gereken zaman bu zamanmış. Filmi hazmetmek için bu zamanı beklemeliymişim. Malesef...